Jeux d'enfants(kısacası bendeniz ufakken)
merhabalar..
her yeni gün tonlarca bilginin ağırlığı altında ezilen bir zihne sahip ve artık yirmili yaşlarına girmiş birisi olarak çocukluk anılarımı "hatırlayabildiğim" kadarıyla bir yerde toplamak istedim.Daldan dala olucak,belki çoğu cümle yarım kalıcak..ama ben ömrüm boyunca hatırladıkça eklemeler yapıcam bu yazıya;çünkü acı ve tatlısıyla ömrümün en gerçek en güzel yıllarıydı onlar ve hiçbir zerresinin zaman tünelinin karanlığında kaybolmasını istemiyorum.Belki ilerde bu blogu kapatırım kim bilir;ama yazdıkların seninle kalır sonsuza dek ve belki bir gün ne bilim atmışlarıma geldiğimde bu yazdıklarımla geçmişe gidersem eminim güzel olur..sizleri zahmete sokmak istemem,okumayabilirsiniz;dediğim gibi kayıt altında tutmak amacıyla yazıyorum tüm bunları..neyse efendim madem ki ısrar ettiniz o halde başlıyoruz;koltuklarınızı dik pozisyona getiriniz;kemerlerinizi bağlayınız 90lı yılların başına doğru hızlı bi inişe geçiyoruz..
"sene 1990 sıcak bir yaz günü;erken evlilik yapmış kendi halinde bi ailenin geç ama tam zamanında dünyaya gelmiş son üyesiydim.Annesinin biricik kızı;babasının ultrasonda cinsiyetini ilk öğrendiğinde "orasını allah bilir,doğunca emin oluruz" deyip önceleri pek istemediği ama sonra altı yaşına değin her gece masallar anlatacağı tek kızı,okula çoktan başlamış abilerininse kıskançlıktan ölseler de koruyup kolladığı biricik kız kardeşleriydim..
dünyaya geldiğimde biraz göçmenliği bulunan dedeciğim gibi gözlerim yumuk yumuk;2-3 yaşlarında hep asyalı zannedilen,insomnia hastalığını taa o zamanlardan kapmış olan;ama uyandığında da kimseye çaktırmayan kendi halinde beşiğinde tavanı izleyip hayaller kuran bi miniktim.
oturduğumuz mahalleye benim doğumumdan çok kısa bi süre önce taşınmışlardı;annemlerin yedinci evi benimse ilk göz ağrım;bugüne değin hiç tereddüt etmeden "yuvam" diyebildiğim tek yerdi.Paradan gözü dönmüş bir ev sahibimiz vardı;her ay babam kirayı vaktinde yatırmasına rağmen inatla evimize gelir hatta bazen abartıp sokakta bağıra çağıra 'çıkın evimden' filan derdi;ama babamın veya ailenin herhangi bi üyesinin onu iplediği yoktu:)nihayetinde tam dokuz yıl o evde yaşadık,sonra kendi dairemizi aldık ama hiç bir zaman içime sinmedi bu daire o ev kadar..bi kere evimiz müstakildi,tıpkı mahalledeki diğer 77 ev gibi.Şimdilerde adım atsan bi başka rezidansa rastlanan semtte o zamanlar hemen hemen her yer tarlaydı tek tük apartmanlar bir kaç okul vardı bir de seyrek de olsa geçen belediye otobüsleri..Bizim müstakil evler de bu kocaman tarlanın ortasında alt alta sıralanmış iki sokaktan oluşuyodu,evler iki katlıydı ve ancak emekli bi karı kocanın sığabileceği bi büyüklükte olmasına rağmen,mahalle sakinlerinin çoğu çoluklu çocuklu ailelerdi.O dönemin ilk kooperatif evlerindendi.Biz de o kalabalık ailelerden biriydik ve babamın mükemmel dekoratif zekası sayesinde dört odalı bi evden beş odalı bi saray yaratmıştık:)
ilk arkadaşım,mahallede en çok takıldığım,en temiz kalpli,en küsemeyen,en kaprissiz,en dost insanTolgaydı!dile kolay tam dokuz buçuk yıl hiç ayrılmadık birbirimizden,gün oldu bütün mahallenin çocukları bana tavır aldı,gün oldu ben onlara tavır aldım ama O hep yanımdaydı canım arkadaşım.Hep güldürürdü beni,bazı kelimeleri bir türlü doğru telaffuz edemez "kipat,aşkam" derdi hep ama ben anlardım ya ne demek istediğini varsın yanlış söylesindi..Mısırcı dedemiz vardı;onların üst katında oturan ev sahibiydi,bizi çok sever bazen mısır verir başımızı okşar sonra vakit namazına uzaktaki camiye giderdi..tarlalar diyordum ya,işte kocaman bi buğday tarlası vardı tam bizim sokağın bitiminde;şimdiyse yerinde dört büyük gökdelen var.Tolga,ben,Nurcan çok severdik başak zamanı rüzgar eserken o tarlada takılmayı.Yanlış olduğunu bile bile ekinlerin arasında kendimize yollar açar bi o yana bi bu yana savrulur kıkırdayıp dururduk,bi kaç başak çalar arada henüz olgunlaşmamış buğdayları içinden çıkarıp yemeye çalışır sonra da o nişastamsı tadı beğenmeyip tükürürdük aynı anda:) eğer çok şanslıysak ve harçlığımız varsa,hepimiz paralarımızı birleştirip(beş bin,on bin ne varsa işte) kakaolu piknik bisküvi ve kola alırdık(600ml'lik kolalar yeni çıkmıştı ve çok daha farklı gelirlerdi bize iki litrelik depozitolu şişelerdense)Sonra kaldırıma oturur annelerimizden aldığımız bardaklara kolalarımızı doldurur,muhabbetin belini kırardık!
sokağımızda alışveriş yapılabilicek iki oluşum mevcuttu biri giriş tarafta bulunan "derya bakkal" diğeri de çıkışta bulunan "tuhafiye"ydi.Tuhafiyeyi işleten teyze mahalle sakinlerinden yaşlı bi teyzenin geliniydi;kızı vardı Emel abla onla takılmayı severdim;sonuçta herkes sever büyüklerle takılmayı! Bi keresinde bana çarpıp,düşürmesi sonucu kolum kırılmış olsa da yine de aileler arasında herhangi bi vukuat çıkmamıştı bu konuda sonuçta kaza bu geliyorum demez..Emel ablanın babası ve diğer üç amcası hepsi birer woswos tutkunuydular.Bayramlarda konvoy gibi olurdu sokak;annelerini ziyarete gelirlerdi;beyaz-kırmızı-siyah-sarı hepsi birbirinden güzeldi..ama ben en çok sarı olanı severdim;onun sahibi olan amcası en gençleri en havalılarıydı aralarında hem de doktordu! bazen hayal ederdim onunla woswosa atlayıp hasta kurtarmaya gidişlerimizi..ahh Faruk.ama evliydi tabi hemen uzaklaştırmıştım bu düşünceleri aklımdan o sadece woswoslu bi kahramandı benim için:)sarıyı oldum olası sevdim zaten ilk bisikletim de sarıkırmızıydı,dedem almıştı..
sonra bakkalımız Yalçın abi vardı;abimin bakkaldaki şeker çikolata cips ne varsa talan etmesine alışık olduğundan,annemler bakkala abimi değil de beni yolladığında çok sevinir hep bi hediyeyle yollardı eve..bir de benimle yaşıt kızı vardı ama hep beni kıskanırdı ne hikmetse?veresiye defterimiz vardı o zamanlar(90lar işte) küçük diktörgen şeklinde ve çizgili,babam her ay hesap makinesiyle borcu hesaplar sonra da yalçın abininkiyle karşılaştırıp bi hata olmadığından emin olur ve öderdi,senelerce böyle devam etti,süpermarket açılmıştı şehirde sonra bi tane ama oraya sadece gezmeye giderdik(değişiklik olsun diye işte)
Nurcanın hafiften saf bi amcası vardı,onlarda kalır işsiz güçsüz ama çok komik bi adamdı bizi güldürürdü hep..Nurcan inatla onun pilot olduğunu zanneder,her geçen uçağa amcam diye el sallar,el sallattırırdı:)
Cadı kadın vardı bir de..bizim sol tarafımızdaki evde yaşardı.Gerçekten cadıydı,içerde kaynayan iksirlerden tüten duman yükselirdi hep bacasından..avizelerindeki çoğu ampul çıkarılmış evde hep loş bir hava olurdu..şaka yapıyorum tabiki kadın cadı filan değildi,yalnız başına yaşayan yaşlı ve temizlik hastası bir kadındı.Evinden çıkmaz yalnızca haftada bir balkon demirlerine peçeteyle tutunarak çamaşır asmaya çıkar,kapısını da kimse çalmazdı.Saçları upuzuun ve kızıldı,nedense yüzü bana hep bu resimdekini hatırlatırdı çocukluk işte..sonra bi gün senede bi iki kez uğrayan arkadaşı kadının öldüğünü anladı,naaşı tabutla çıkarıldı;mahallenin erkekleri cenaze namazını kıldı..
Cadı kadının bir ilerisinde Horozcu amca otururdu,her defasında farklı bi cins horozla karşımıza çıkar "gak-guk-üürüü üüü" bağırışları arasında onları bahçesindeki geniş kümeste bakardı.Biz de hep tellerin arkasından merakla onları izlerdik.Doğruluğundan emin olmamakla birlikte tüm çocuklar geceleri onun horoz fight club fln kurduğunu ve bu işten para kazandığını düşünürdük;çünkü kimse gerçekte ne iş yaptığını bilmezdi..
Evimizin sağ tarafındaysa çok sevdiğim bi yaşlı çift otururdu.Adam ahşap oymacılığıyla uğraşırdı,hergün işe tıpkı babam gibi bisikletiyle giderdi.Kocaman bi kiraz ağaçları vardı ve her sene dallardan taşardı kirazlar..Hiç tereddüt etmeden tüm çocuklara koca avuç dolusu verirdi,tüm mahallenin ufaklıklarının gönlünü fethetmişti:)Evlerinin bahçesindeki odunlukta hep kirpiler olurdu neden bilmiyorum mahallede sadece o odunlukta kirpi olurdu.Anneleri yavruları sıra sıra tipiş tipiş yürürlerdi,o kadar sevimliydiler ki! Sonra bi de torunu vardı bu amcanın,kızıyla damadının arası açık olduğundan bi buçuk sene babasının evinde kaldı.Günseliydi adı torununun,o kadar sevimli bi küçük kızdı ki,hiç susmaz hep sorular sorar,kelimeleri hep yarım konuşurdu(çünkü daha küçüktü) biz hep ondan saklanırdık mahallenin büyük çocukları olarak..aslında hiç bir zararı yoktu,çok da akıllıydı saklambaç olsun yakartop olsun dombili olsun her oyunu becerebiliyodu ama işte çocukken böyle saçma sapan büyüklük tavırlarına kapılırsınız sonra büyüyünce de hep çocuk olmak istersiniz..hep anneannesine gidip "ama..ama..niye beni oyyatmıyolay??" diye şikayet ederdi bizi,biz de gizlendiğimiz yerden kıs kıs gülerdik.Babasıyla ilgili hiç konuşmak istemezdi,tek bildiğimiz asker olduğu ve doğuda bir yerlerde görevli olduğuydu.Sonra biz taşındıktan kısa bi süre sonra öğrendik ki annesi ve babası yeniden bi araya gelmiş ve babası batıya atanmış,lojmana taşındıkları ilk gün 19 ağustos1999 gecesi kaderleri birlikte yazılmış olan bu üç gencecik insan yine birlikte veda etmişlerdi hayata..
mahallede oturmayan ama hepimizin yakın arkadaş olduğu bir sürü çocuk vardı Günseli gibi;topal amcanın istanbul'dan yazları gelen havalı torunu Baran,bitişik komşumuzun fırlama torunu Bilalcan,anneleri uzun vardiyalı çalıştığı için gündüzleri dedesi ve anneannesiyle kalan Merve ve abisi Mert,yeşil gözlerini ve rapunzel saçlarını unutamadığım Şebnem abla..Özellikle yazları hep birarada olurduk 7. yaş günümü unutamam mesela ilk defa benim için bi yaşgünü partisi yapılmış ve tüm mahalle çocukları davet edilmişti;canlarım benim hepsi bana çaktırmadan tuhafiyeden sevdiğim oyuncaklardan veya tokalardan seçtirmiş;sonra da parti günü bana hediye edip sürpriz yapmışlardı.O güne dair tek bir kare fotoğraf vardı ve ne yazık ki biri yürütmüş evden:(
hepimizin mizacı tamamen farklı olmasına rağmen çoğu zaman birbirimizle çok iyi anlaşır,akşama kadar muhabbet eder,oyunlar oynardık.Yerden yüksek,yakar top,istop,pişti(ilk öğrendiğimde dört yaşındaydım ve tüm mahalleyi yenmiştim:D),evcilik,bacak arası,yakalamaca,sobelemece,akşam olunca saklambaç..bu sobeleme maceralarının birinde de çok kötü düşmüş ve ağzımı yere çarpmıştım;o günden sonra ön dişlerim tavşan kaldı..
maceraperest bi çocuktum;arkeolojiye gizemli her şeye meraklıydım..küçücük bahçemizde bile binlerce keşif yapardım,fazlaca büyümüş otların arasında(o zamanlar börtü böcekten korkmazdım) ama asıl en büyük keşfimiz;sokağın tam karşısındaki Boş Evdi.. bahçesinde sadece iki büyük ağaç vardı biri incir diğeri yeni dünya(her sene birsürü meyve vermesine rağmen lanetli olduğunu düşündüğümüzden cesaret edip de yiyemezdik) onlar dışında her yanını otlar bürümüştü bahçenin;çit yerine demir parmaklıklar vardı şimdi düşününce hiç de yüksek olmayan ama o zamanlar bir türlü aşmayı başaramadığımız dev parmaklıklar..mahallede kadınlar halı yıkadığı zaman bu parmaklıklara asardı kurumaları için;biz de halıların altlarına saklanıp dışardan farkedilmediğimiz sanardık..boş evin hikayesini annemler de dahil kimse bilmiyodu zaten işin gizemi de burdaydı,yıllarca hiç kimse kapısını açmamış güneşten sararmış perdeleri sıkı sıkıya kapalıydı.Bazen evin bahçeden içeri ulaşmayı başarır;dış kapının üzerindeki ufacık delikten içeriyi süzerdik..Yalnızca yıllardır orda durmaktan küflenip solmuş ayakkabılar vardı ama yine de inatla beklerdik deliğin başında belki bi şey kıpırdar,bi canlı yüz görürüz diye belki de bir hortlak! ufacık bir sokaktı işte,karşılıklı 10ar evden oluşuyodu ama bizim için koca bir neverland gibiydi,dokuz senede her santimetrekaresini ezberlemiştik avucumuzun içi gibi!
mahallenin dışında biraz da kendimden bahsedeyim:hatırlayabildiğim en yakın tarih üçbuçuk dört yaşlarında olduğum zamanlar..sakin,her duyguyu kendi içinde yaşayan,annesinin sözünden çok çıkmayan,çoğu zaman kendi başına kafasından tasarladığı senaryolara göre oynamayı seven,al yanaklı,hafif tombik bi çocuktum..abilerim yaşça benden büyüktüler.Akşama kadar hep okulda olduklarından,yalnız bi çocuk olmanın gerektirdiği her şeyi öğrenmiştim çabucak.dayılarım,amcalarım,halalarım ve çocukları uzak şehirlerde yaşadıklarından anneannem ve babaannemlerin istedikleri an görebilecekleri tek kız torunları bendim;biraz da şımartılıyodum kabul..ama hiç şımarık bi çocuk olmadım,ne kadar hediyelerle donatılırsam donatılayım(ki annemin demesine göre ailenin oyuncak açısından en şanslısı benmişim) asla hiçbirine kıyamaz her birini altından birer ziynet eşyasıymış gibi korur;ama başka çocuklarla paylaşmaktan da hiç çekinmezdim.Çoğu zaman gelen misafir çocukları oyuncaklarımı çalmaya kalkışır ya da annelerine yalvarırlardı giderken yanlarında götürebilmek için.Bu durumlarda ben hiç sesimi çıkarmaz annemin eteğinin arkasında durur,çoğu yurtdışıdan getirilmiş bu kıymetli parçalarımın elimden acımasızca alınışını izler;sonra da misafirler gidince saatlerce ağlardım.Çünkü her biri farklı birer hatıraydı benim için! Bu fotoğraftaki "ayşegül" mesela annem pazardan alıp getirmişti onu bir gün;beyaz saçlarını nasıl da özenle her gün tarardım;yatırdığımda kapanan gözleri masmaviydi..
abilerimden kalan ve özenle koruduğum tasolarım ve bilyelerim vardı;sonra doktorculuk setim ve muayene ettiğim boy boy peluş ayıcıklarım..dedemin marangozda benim için özenle incecik kestirttiği bi çanta dolusu tahtalarım vardı;onları domino taşları gibi dizip durur o mükemmel "tak tak" sesinin daha da devam etmesi için en uzun yolu inşa etmeye çalışırdım..
kiraz tokalarımı da çok severdim tıpkı amélieninkiler gibi;babannem hacdan getirmişti onları bana;pembe boncuklu çantayla birlikte(eminim bayan olanlarınızın çoğunda vardır o çantalardan) lastiği deforme olduğunda bile senelerce sakladım onları..hatıralar önemli oldu benim için her zaman..
kıyafetlerimin çoğu yelkenli desenliydi,uzak diyarlara gitme fikri daha o zamandan kafamda çoktan yer edinmişti.Özellikle kış ayları geldiğinde gündüzleri dışarı çıkamaz evde kendimi bi şeylerle oyalamak zorunda kalırdım.Siyah beyaz beko hitachi marka televizyonumuz vardı,bir de çatıda şu kılçık antenlerden..İşte bu kış günlerinde gündüzleri minicik parmakalrımla düğmeyi çevire çevire(kumanda nerde o zaman) zar zor ayarlayıp kanalı bulur hiç aksatmadan heidi ve marco'yu izlerdim.Peterle dağların zirvesindeki maceralarına heycanlanır,heidi o zengin ailenin yanına verildiğinde onunla birlikte vatan hasreti çeker;her bölümün sonunda yine annesine kavuşamayan zavallı minik Marco için günlerce göz yaşı dökerdim..Annem akşamları çoğu zaman bulaşıkla veya abimlerin ödevleriyle uğraşırdı,o zamanlar kahramanım olan babam da görevi devralır yatmadan mutlaka bana masal anlatır;ama okulda idareciliğin verdiği yorgunlukla hep kendi uyuya kalır ben de ona yaslanıp masalın geri kalanı için her gece farklı senaryolar yazardım..sobanın yanında uyuklamayı da severdim hele de elime koca bi biberon verilmişse(7 yaşıma kadar biberonla içtim,gayet de gururluyum süt kötü bi şe mi?)bu yeşil tulumum da en sevdiğimdi;o da hala durur:)
kartpostal yazmak vardı o zamanlar..küçük dayım çok severdi beni;ben de onu tabi ki!O annemin sancılarla kıvrandığı sıcak yaz günü;dayıcığım yetiştirmişti bizi hastaneye BMW'siyle:)) yurtdışında yaşıyodu ailesiyle birlikte ve her bayramda,yılbaşında,doğumgününde aksatmadan yazardı;annem de bana sesli sesli okurdu.Karpostallarda hep amsterdam'ın o yel değirmenlerinin ve lale bahçelerinin fotoğrafı olurdu bir gün gitmek nasip olur umarım..ama içlerinde en sevidiğim;müzik çalan bu doğumgünü kartıydı!pili bitmesin diye açmaya kıyamaz elime alıp müziğini hayal ederdim..hala sapasağlam durur kimbilir kaç sene geçti üzerinden;ama pili çoktan bitti tabii..melodi hala kulaklarımda keşke size de dinletebilsem o sesi..
hep aynı kalıplar içinde,klişe oyunları oynamaktansa çoğu zaman kendi başıma takılır,abimlerin çalışma masasının altında minderlerle kendime kapalı bi kulübe yapar nefessizlikten boğulma pahasına da olsa ordan saatlerce çıkmazdım.Kafamda nice wonderlandler kurmuşumdur eminim;ama şimdi aklıma gelmiyor tabi neler hayal ettiğim..öyle engin bi denizdir ki bir çocuğun zihni;içine girim desen boğulursunuz allah korusun:) çok hayalperesttim;oyuncuydum;çoğu zaman bahçeye serdiğim sarı kilimin üzerinde tolga'yla evcilik oynardım ama tv dışında da bi teknolojik hayatım vardı mesela..sene 1994 uzaktan kumandalı bi televizyonumuz bile yok ama bi bilgisayarımız var! hatta joystick bile var;babam geceleri biz uyurken gizlice bilgisayarı açar o joystickle uçak oyunu oynardı,niye utanıyosa gündüz oynamaktan:)) benimse pc hakkında hiç bir fikrim olmamasına rağmen super mario'yu açmayı öğretmişti abim,kurulu bi makine gibi cam göbeği rengi o disketi takar sonra da oyunu açardım..şimdiki mario gibi değildi ama,nası parlak renkler vardı,o mantarlar ne büyüktü yarabbim:))
gerçekten dolu dolu bi çocukluk geçirdim;burada yazdıklarımdan çok daha fazlası oldu çok daha acıları belki de..ama insan ilerde güzel şeyleri hatırlamak istiyo..hani insan 7sinde neyse 70inde o misali ben daha o zamanlar öğrendim işte yalnız başına mücadele etmeyi;kendinle konuşup dertleşmeyi..çocuklukta olur öyle bilirsiniz,bütün çocuklar tek bi elebaşının emriyle birden tavır alırlar başka bi çocuğa sebepsiz..böyle zamanlarda çok yalnız kaldığımı zannedip uzaktan beni seyredip gülerlerdi o çocuklar elebaşı büyükle birlikte;ama bilmezlerdi işte ben nasıl da iyi başediyordum yalnızlıkla.Onlar hasetle beni izleyerek vakitlerini harcarken ben bahçedeki meyve vermeyen kayısı ağacına tırmanır(kayısı yaprağı şeftali gibi incecik değil etli etlidir,gölgesi çok güzel olur);içine toz şeker doldurduğum ekmeğimden ısırırken bir yandan da kedimiz Tekirle sohbet ederdim.Sahi ne akıllı bi kediydi;babamın işten çıkış saatlerini asla şaşırmaz taa tarlanın öteki ucundan onu görüp koşarak karşılamaya girerdi ve hep açık olmasına rağmen mutfak kapısı asla evin içine girmezdi..
derken derken 5 yaşına geldim,dünya artık küçük sokağımızdan ibaret değildi benim için çünkü okumayı öğrenmiştim! Artık yeni hobiler eklenmişti hayatıma haber başlıkları,dev atlas ve şehir-başkent isimleri,çocuk kitapları(alice de içlerinden biriydi) ve abonesi olduğumuz bilim teknik dergisi! o zamanlar daha yeni keşfedilmeye başlayan DNA için bi ek olurdu derginin yanında hep ve ben her seferinde bi türlü alışamazdım şu dna(dına ne yaa??) ismine=) gezegenler,jüpiterin üzerindeki halkalar,zeka bulmacaları..hiç birini anlamıyordum belki ama okuyor okuyor okuyordum! Sonra yazmayı da öğrendim ve ilk yazı deneyimim biraz acıklı ama son derece kahraman bir hikaye:)
bir keresinde annem beni büyük abime emanet edip,diğer abimle bi yere gitmişti ve geç dönücekti.Büyük abim hala huyundan hiç bi şey kaybetmedi,çok hiperaktif bi çocuktu yerinde duramazdı.Kış mevsimindeydik ve onun aklı fikri atari salonuna gitmekti en sonunda dayanamayıp "dr.eamer bak ben şimdi bi yere gitcem hemen gelcem taam mı?hemen bak! sen dur şimdi korkma tamam mı? kocaman oldun artık korkma sakın!" deyip vınn fırladı evden..ben annesinin biricik kızı,onun eteğinin dibinden bile ayrılmamışım hiç şimdi ilk kez hava kararmaya başlarken bir kış günü evdetek başıma bırakılıyorum!(aslında sonraları nasıl da sevdim tek başına olmayı evde) sokağa bakan pencerenin yanında bi tabureye oturdum ve küpe çiçeklerinin ardından sokağın başını seyretmeye koyuldum.Bekledim,bekledim..orada ne kadar bekledim bilmiyorum ama ne gelen var ne giden..çocukların zihni deniz gibidir demiştim;ama denizden balık da çıkar bazen saçma sapan bi cisim de;nihayetinde ben de saçma sapan bi fikre kapılıp beni terkettiklerini ve asla gelmeyeceklerini düşündüm.O evden çıkmalıydım,çünkü yalnız başına kalan çocukları kaçırmaya gelen çok olur! Peki nereye gidecektim? Nasıl gidecektim? Sonra anneannemler geldi aklıma;evleri bizden bi beş yüz metre yukarıdaydı hemen çabucak montumu giydim ve kapıyı açtım;ama sonra o yaştaki bi çocuktan beklenmeyecek bi sorumlulukla "ya geri dönerlerse?ya beni bulamayıp da endişelenirlerse?" diye düşündüm ve buruşuk bi kağıdın arkasına çarpık çurpuk harflerle "anne ben dedem gidiyom" yazdım(abimi direk ignore ettim farkındaysanız,beni yalnızca anneciğimin merak ediceğini nasıl da biliyorum) işte böylelikle ilk yazı denememi de gerçekleştirmiş oldum; sonra soğukta binlerce düşmana korkumu,kafa karışıklığımı,terkedilmişliğimi hissettirmeden hızlı adımlarla dedemlere doğru yola çıktım.Sanki yıllar sürdü o yolculuk,yalnızca beş yaşındayım düşünsenize! Dedemler bi şaşırdı tabi;ama hemen bana hissettirmeden her şey normalmiş gibi akşam yemeği filan hazırladılar,tv'de çizgifilm açtılar ama ben bir türlü kendime bu terkedilmişliği yediremiyor mütemadiyen kapı arkalarına gizlenip ağlıyordum..Sonra,bayaa bi süre sonra annem geldi yanında kırmızı bir sol yanakla abim de dikilmişti.Yanaklarımdan ılık ılık yaşlar akarken kaç salisede anneme koşup sarıldım hiç bilmiyorum;sımsıkı sarıldım istese de bir daha bırakamasın beni diye..hoş vazgeçememişti benden bak,nasıl da geri dönmüştü:)
anlatsam roman olur da işte şimdilik kısa kesiyorum:)) 1999da taşındık o mahalleden;dönem ortasıydı..en sevidiğim yuvamdan ayrılmak başka bir de okul değiştirmek zorunda kalmıştım..bir kaç ay sonra ziyarete gitmiştik annemle komşuları o kadar zaman ne Tolgayla ne diğerleriyle görüşebilmiştim;ama adımımı attığım an o eski sokaktan içeri koşarak boynuma atılmıştı hepsi! aradaki açığı kapatmak istercesine konuşmuştuk da konuşmuştuk! Birdaha da hiç görüşemedik o günden sonra..tolgalar da taşınmıştı,feysbuka rağmen bulamadım onu hiç..bir daha hiç öyle yakın olamadım kimseyle,ilk büyük kaybımı yaşamıştım bir daha nasıl aynı hatayı yapardım? bağlanamadım işte kimseye,ben bağlandıkça zaten hepsi terketti bi şekilde..
şimdi nerde ne yapıyolardır,iyiler midir?belki aile kuranlar olmuştur içlerinde..belki çoluk çocuğa karışanlar..belki temelli gidenler olmuştur bu fani dünyadan..çok zor işte tüm bu sorular kafandayken geleceği merak edebilmek:(
edit:bugün yeniden gittim o sokağa..arasıra geçerdim zaten ama bu kez farklı olucaktı;farklılık yaratmak istedim kendimce ve kim kaldıysa kapısını çalmaya karar verdim.Bayramın ikinci günü,yapraklarda hala sonbahar kızıllığı varken hava aksine buz gibiydi..ellerimi içi annanemin zorla tıktığı bayram şekerleriyle dolu ceplerime attım ve titrek adımlarla yavaş yavaş küçükken üç tekerlekli bisikletimle çılgın manevralar yaptığım dar kaldırımdan indim sokağımıza..tuhafiyenin içi boşaltılmış,kepenkleri indirilmişti.Tolgaların evinde başkaları kalmakta ama mimarisi hiç değişmemişti.Topal Ahmet amcanın şimdilerde yaşamadığını biliyorum fakat eşi evde olsa gerek,bahçeleri yine temiz ve düzenliydi..sonra gözlerimi biraz daha ileriye çevirince onu gördüm,sarı wosvosu! birazcık boyası eskimiş,biraz da kirlenmişti ama işte tam oracıkta hala dimdik duruyodu çocukluğumda bıraktığım yerde!sonra biraz daha sıklaştırdım adımlarımı,artık hiç bir benzerlik kalmasa da evimin yanına doğru gittim.Kaldırımda tanıdık bir yüz vardı,yaşadığı acıların etkisiyle biraz kırışmıştı yüzü belki ama onu tanımama engel değildi bu durum..bahçesinde kirpilerin olduğu Adnan amcanın eşinden bahsediyorum,uzun boylu ve güzel bi kadındı zaten en son bıraktığımda hala da öyle..ama diyorum ya işte gözlerinde buğulu hatıralar saklıydı.Karşısına dikildim,gülümsedim durdu durdu ve tanıdı beni!Sımsıkı sarıldı,belki de bunu yaparken o da benim gibi güzel anılarına sarıldı yeniden kaybetmemek için..adnan amca bi kaç sene evvel vefat etmişti,bu ayrıntıyı unutmuştum ama neyse ki bi gaf yapmadan bayramlaşıp bir daha görüşmeye gelicdğime söz vererek yüzümde buruk bi gülümsemeyle ayrıldım yanından,ağlayıp onu da üzmek istemedim..sıra gelmişti Nurcanların evine,çocukken onunla Tolga kadar yakın değildik ve beni pek sevmediğini de bilirdim;ama vefa denen şey ayrı bi şeydi ve insan eski düşmanını bile görmek isteyebilir sırf geçmişi hatırlayabilmek için yeniden.Bahçe kapısından girip,zili kesik kesik çaldım ama açan olmadı..bende cesaret zaten azdı,evde olmadıklarına yorup gerisin geri bahçeden çıkıyodum ki karşılaştık.Evet bu oydu,Nurcanın ta kendisi!biraz kilo almış,boyu uzamış,kısacası genç bi kadın olmuştu ama gözleri..gözleri hiç değişmemişti..ve o da hatırladı beni biraz ipucundan sonra,sarıldık yine sıkı sıkı.Yanılmıştım onun hakkında,aslında o da seviyodu beni,o da özlemişti eski günleri..laf arasında "sen de hiç arayıp sormadın,hiç gelmedin bir daha" dedi,demek ki o da beklemişti tıpkı benim gibi..Hasta olduğumdan kalamadım ama ayaküstü yapılan o kısacık sohbette bile Merve ve Mert'in hala annanelerine gelip gittiklerini,Bilalcanın babannesi ve dedesinin de artık ordan taşındığını ve Tolganın da eskisi gibi olmadığını öğrendim..Nurcan da kaybetmişti izini ama haberler alıyodu bazen,pek de hayırlı haberler değildi bunlar ama olsun yine de son bir kez görebilmek isterdim Onu..birbirimizden telefon numaralarımızı alıp,kesinlikle ama kesinlikle görüşüceğimize dair sözleşip ayrıldık.Sonra boş evin önünden geçtim,sokakta dış görünümü değiştirilmeyen tek ev oydu hala çocukluğumdaki aynı ev;ama bu sefer de içi doluydu:)rüzgara rağmen yavaş yavaş,bütün evleri ayrıntıları beynime kazımak istercesine geçtim yanlarından.Cadı kadının evi de değişmiş ama çitler hala aynıydı,horozcu amcanın bahçesinde bu kez kümes yoktu,ve ön dişlerime imza çakan o beton merdivenleri de gördüm(hala tehlikeli görünüyodu),derya bakkalın olduğu tarla içindeki ufak dükkan yıkılmıştı çoktan ama derya bakkal yüz metre öteye bi apartmanın altına açılmıştı ve yine yalçın abi işletiyordu..ona da uğramak isterdim ama artık kontrol edemediğim göz yaşlarım yoldaki bayram ziyaretine giden küçüklü büyüklü ailelerin de dikkatini çekmeye başlayınca;bu halde oraya uğramamın uygun olmayacağını düşünüp sonraya erteledim bu fikri..yürüdüm yürüdüm ve ağladım,rüzgar kuruttu yanaklarımı ben yine ağladım..şimdi yeniden odamdayım;ama burası kesinlikle evim değil bunu anladım..asla ama asla "büyümek" benim tercihim değildi;hep geç farkına vardığım şey de hayatta yaptığınız tercihlere hiç de önem verilmediğiydi..






Çok benzer şeyler benimkiyle. bak ben heidi ile seni eskiye götürdüm. sen de beni burada yolculuğa çıkardın. çocukluğum suyu yeterince buharlaşmış pilav gibi delik deşik oldu. altı üstüne geldi. çok uzun olacak aklımdakileri yazarsam. çok güzeldi bunu bil bi kere. Güldüm üzüldüm sevdim bu yazıda.
YanıtlaSilFonda çalan müzikle, yazınınz o kadar uyumlu olmuş ki ; inanın bana tam bir nostalji yaşattınız.. Film tadında .. ee kahvemi alayım da geleyim o zaman :)
YanıtlaSiltebrikler ve teşekkükler ...
ne yalan söyleyeyim iki seferde bitirebildim yazını :) bu ara çok vakit bulamıyorum blog okumaya, ama bu yazı gerçekten güzeldi.. aklıma Virginia Woolf'un Mrs.Dalloway kitabında sorduğu "ölmek mümkün mü?" sorusu geldi.. evet mümkün değil gerçekten, insan geçip gitse de bir sürü insanın içinde, yaşamış olduğu yerlerde, anılarda varlığını sürdürmeye devam ediyor.. tabi orada ölmekten kasıt mutlak yok oluş.. :) sonra bunu ağaçların arasına yayılan sise benzetiyor ve kaç kere görmüştü ağaçların sisi yukarı kaldırdığını diye soruyor.. ehh yazılarınla benim de hayatımın bir parçası oluyorsun Dr.eamer. ben gidip bir kupa daha kahvemi alayım, sonra sabaha kadar derse devam :)
YanıtlaSil